4 Haziran 2014 Çarşamba

Kutup Yıldızı Vega mı Capella mı olacak?

           Merhaba... Bugünkü enteresan konum karşılaştığım bir gariplikle ilgili olacak. World Wide Telescope isminde bir platform var severek kullanıyorum normalde. Ama bugün çok enteresan bir keşif yaptım. WWT'nin özelliklerini karıştırırken (açıkçası ilk niyetim takım yıldız şekillerini vurgulayan kırmızı çizgileri kaldırmaktı) ''presesion chart'' özelliğini gördüm tıkladım. Ve ortaya beni ziyadesiyle şaşırtan şu manzara çıktı →

           Bu fotoğraf üzerinden anlatacaklarım daha anlaşılır olacaktır. Görüntü üzerinde gördüğünüz büyük yuvarlak çizgi güya dünyanın presesyon hareketi sırasında gökte çizdiği varsayılan yörüngeyMİŞ. Şimdi gelelim işi bozan duruma... Ben şimdiye kadar her kaynakta (buna ciddi astronomi araştırmalarının olduğu kaynaklar da dahil) presesyon hareketi sonucunda günümüzde bizim kutup yıldızımız olan ''Polaris'''in 12.000 yıl sonra makamını Vega yıldızına devredeceği yazılıdır. Ama buradaki yörüngeye göre yaklaşık 10.000 yıl sonra Auriga (Arabacı) takımyıldızının en parlak yıldızı ''Capella'' kutup yıldızı olmaya en yakın aday gibi görünüyor! Burada bir yanlışlık var ama ne bir türlü çözemedim. Bana sorarsanız kesinlikle world wide telescope'nin bu grafiğinde bir yanlışlık var :) Ya da o kadar kaynakta Vega'nın kutup yıldızı olması meselesinde bir yanlışlık var. Neyse bugünlük bununla yetinelim. İyi bakın kendinize.

3 Haziran 2014 Salı

Gezegenimize dair...

         Merhaba... Nice zamandır bu günlüğe yazmadım. Ama yazmanın zamanı geldi de geçiyor. Bildiklerim tek başına beynimin içindeyken bir işe yaramıyor. Paylaşmak lâzım. Hele de son birkaç yılda internet haberciliğinin ve Twitter'ın getirdiği inanılmaz bilgi akışını da düşünürsek bazı şeyleri paylaşmanın önemini daha iyi anladım. Kendimi hâlâ çocukmuşum gibi hissediyorum. 1987 doğumluyum. Yanıma gelen 91-92'li insanları görünce kendimi esaslı bir moruk gibi hissediyorum diyebilirim! Evet hızla yaşlanıyoruz. Biz farkında değiliz ama gezegenimizde bundan 4,5 milyar yıl önce doğdu ve o da yaşlanıyor. Güneş'imiz de öyle! Giriş bölümünde internet haberciliği ve ''bilgi''nin internet üzerinden dengesiz, düzensiz dağılımına bakıyorum; inanılması güç ama buna rağmen yüzbinlerin bilgi birikimi sıfırın birazcık üzerinde. Benim çağımda (böyle söylüyorum çünkü son 10 yılda bilgi akış hızı çağ atladı) ansiklopediler ve üzeri tozlanmış, sayfaları sararmış kitaplar egemendi. Telefon denen meret yeni yeni el büyüklüğüne erişmişti. İnternet ise bu derece yaygın değildi. Neyse sözü çok dağıtmadan konuya giriyorum. Bundan sonra ajanslarda, haber sitelerinde gördüğüm haber başlıkları üzerinden tenkitlerimi ve fikirlerimi aktaracağım sizlere.
         
         Bugünkü konumuzun ana maddesi son dönemde yaşanan anormal mevsimsel olaylar üzerine.
En taze örnek Istanbul'da 02.06.2014 tarihinde yaşanan büyük yağış ve dolu felâketi... Bildiğiniz üzere son birkaç haftadır Istanbul'un barajlarındaki su seviyelerinin düştüğünü haberlerde duyuyoruz. Ve bazılarımız da bu kadar yağmurdan sonra niye bu barajların seviyesi artmak yerine azalıyor ki! diye takazeleniyor. Haklılar mı? Kendilerine göre evet. Bana göre ise HAYIR :) Neden mi? Çok basit. Toprak erozyonu. Peki erozyona sebep olan etkenler nedir? En başta küresel ısınmanın sonucu olarak kutup buzullarının hızla erimesi ve sıcak okyanus akıntılarının dengesini bozması. Aslında buna bir nevi meşhur ''kelebek etkisi'' diyebiliriz. Bize binlerce kilometre uzakta eriyen birkaç yüzbin metreküp buzun bizim havamızı etkilemesi bazıları için ''ne alâka yeaa'' dedirtecek türden görünüyor olabilir. Ama işte öyle değil. Tam olarak gezegenin bilmem neresinde oluşan birçok olay seni, beni, kürd'ü, lâz'ı, pers'i, amerikalıyı, afrikalıyı hepimizi etkiliyor. Bu yazıyı OKUyan bazılarınızın ''peki sıcak su akıntısı, dengesi falan dedin bunlar ne alâka?'' dediğini duyar gibiyim. Sebebini açıklayayım.


       
          4,5 milyar yaşındaki gezegenimizin ömrü boyunca başından birçok devasa olay geçti gitti. Bunlardan gezegen üzerindeki yaşamı etkileyecek dereceye ulaşanları hep atmosfer (dolayısıyla iklim) kaynaklı olanlar yüzünden meydana geldi. Bugünkü okyanus akıntılarının şekillenmesi yaklaşık 40 milyon yol öncesine dayanıyor. Sebebi şu; tektonik hareketlerle şekillenen kıt'alar arasında bulunan Atlantik ve Hint okyanusları giderek genişledi ve şekillendi. Dünya'nın kendi ekseni etrafındaki dönüşü okyanuslarda bulunan dev su kütlelerini tabir-i caizse ''sürükledi''. Su gezegenimizin yüzeyinin %50'sini doldurduğu günden beri bu akıntılar hep varoldu. Kutuplara yakın okyanuslardaki soğuk su ekvatora doğru hareket eder. Ekvatordan sonra ise sıcak su akıntıları başlar. Geniş ve sürekli okyanus akıntıları, atmosfer ve okyanusun ekvatoral ve tropikal bölgelerden kutup bölgelerine enerji taşımasının bir yoludur. Bu da rüzgârların oluşmasını sağlar. İşte bu denge bozulduğunda rüzgârlar yönünü ve hızını kaybeder bunun neticesinde normalde zamanında olması gereken mevsimler bir türlü gelmez, akıntılar havayı ve rüzgârları yeterince etkileyemediği için yeterli buharlaşma ve soğuma olmaz. Kar yağışı giderek azalır. Bunun yerine ani hava hareketleri meydana gelir. Portakal büyüklüğünde dolular, aşırı yağmurlar vs. Bu da yarardan çok zarar getirir.
Yeryüzüne düşen devasa dolu ve yağmur taneleri yüzeydeki toprağı delercesine parçalar ve toprağın emiş gücünden hızlı yağan yağmuru toprak ememez ve yere düşerken parçalanan toprakla beraber sel haline gelen kütle hızla bir yerlere doğru akar! Her bir su damlasının yarısı toprakla doludur aslında bizim anlayamadığımız kısım burası işte. Barajların yakınlarında bir bölgeyi ele alalım. Evet sel gibi su akıyor ama o gördüğün suyun YARISI da TOPRAK! Baraj gölüne akan suyun yarısı topraksa bu toprak da baraj gölünün dibine doğru çörekleneceğinden ''görünür seviye''nin çok da artmayacağını samimiyetle söyleyebilirim.Çünkü su dolarken göl dibini de toprakla dolduruyor! DÜŞÜN! Peki böyle şiddetli yağmurun yerine kış aylarında (artık hiçbir şey istemiyorum sadece 15-20 güne bile razıyım!!) şöyle 50 cm kar yağsa, bu kar 20 gün kadar yerde serili kalsa... o kar eridiği vakit öyle toprak falan alıp götürmez. Doğrudan yer altı kaynaklarına yavaş yavaş sindire sindire ''süzülür''. Baraj gölleri de bundan fazla fazla nasibini alır. Çünkü barajın da gölün de bağlı oldu bir akarsu olmaz zorundadır. Akarsular da her zaman dağlardan, yöresine göre yüksekte kalan yerlerden gelir öyle değil mi? Kar yağdığı zaman oralarda daha fazla yağacaktır, örneğin 1 metre! Böyle olduğu zaman o nehir, aktığı kilometreler boyunca taşarcasına akmaya başlayacak ve baraj gölünü balon gibi şişirecektir.
         
        Sonuç itibariyle son günlerde yağan o yağmurların barajlara etkisi en az düzeyde olacaktır. Aman günlerce yağmur yağsın barajlarımız dolsuuunn diye beklemek polyannacılık oynamaktır. Bize burada düşen elimizi yüzümü yıkarken, abdest alırken, diş fırçalarken açtığımız çeşmeden akan suyun kıymetini anlayıp (sınırsız olmadığını düşünüp) ona göre hareket etmektir, tasarruflu su kullanmaktır. Değişik konu başlıklarıyla yeniden beraber olmak dileğiyle sevgi ve selâm üzerinize olsun inşallah.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kaynakça: http://www.cevreonline.com/kuresel/okyanuslar.htm
http://tr.wikipedia.org/wiki/Erozyon

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Dün Galata'dan sana baktım Aziz Istanbul..!

Galata Kulesi'ne ilk çıkışımız, dünyaya ilk adımımız gibiydi...
Galata'nın zirvesi, dünyanın en sevimli manzarası... Bir tarafınızda Süleymaniye, Ayasofya, Topkapı Sarayı... Diğer tarafta Kız Kulesi, Boğaziçi Köprüsü, Haydarpaşa Garı...

Bir tarafından güneş vuruyor kuleye. Diğer yüzü gölge.  Serin bir rüzgâr esiyor. Tam önünüzde yürürken yâriniz, sevgiliniz o daracık balkonda, dünyanın ne kadar güzel olduğunu görüyorsunuz. Onun uçuşan şalının, size varan kokusunun başınızı döndürmesi de eklenince. Heyecandan darmadağın oluyor refleksleriniz, titreme almış başını gidiyor. Ya sesim kısılırsa? Ya söyleyemezsem? düşünceler uçuşuyor beyninizde. Neden sonra toparlayıp daha fazla bekleyemiyorsunuz. Ama tabi sessiz sedasız sönük bir teklif olmasına asla izin veremezdim. Tüm gücümü topladımm ve turistlerin dikkatini çekecek şekilde ingilizce bağırdım. Bizi görebilen herkes bize baktı. Ne olduğunu anlamadılar önce. Tabi sevgilimin de "ne yapıyor bu?!" şeklindeki bakışları atarak anlam vermeye çalışması da cabası. Söyledim bir anda. "Benimle evlenir misin?"

Soru, gönül dünyasından kopmuş, titreyen nefesimden güç alarak titreyen dilime ulaşmış oradan da sevgiliye varmıştı.  Çıkarıp yüzüğü de kutusunu açarak uzattım nazikçe... Gözlerim gözlerinde... Ne cevap verecekti? O an kalbimin durduğuna yemin edebilirim. SANKİ vereceği cevabı duyabilmek için sesini kesmişti. Tüm bedenimde HAYAT birkaç saniyeliğine durdu. Sonra cevap duyuldu. EVET EVET EVET...

İspanyollar sanki futbol stadındaymış gibi bir alkış patlattılar. Bir şeyler söylüyorlardı ama eminim "çok güzel, çok romantik, çok tatlılaaar" tarzında şeyler söylüyorlardı. Bazı insanî şeyler için dil bilmeniz gerekmez. İnsanların bakışları, tebessümleri ne dediklerine dair içinizde bir his uyandırır. Yüzüğü takarken elim ayağım öyle titredi ki. Yüzüğü sevgilinin parmağına isabet ettiremiyordum. Yüzük biraz bol oldu. İnşaallah ömrümüzün geri kalanında da yuvamızın, sevgimizin, aşkımızın bolluğu o yüzük gibi olur. Ona "sevgili eşim" olarak hitap etmeyi çok seviyorum. Bunu benimsedim. Bu ağırlığı, sorumluluğu rahatlıkla üzerime alabildiğimi hissediyorum, rahatım. Ve sadece O'nunla olmak, O'nun yanında olmak, O'nun yanında ölmek istiyorum!

Rabbim, biz'i birbirimize bağışla! Rabbim, biz'i birbirimize bağla! Rabbim, biz'i birbirimizin sevgisine bereket kat! ÂMİN.

Darısı tüm sevgililerin başına!

Sonsuz saygı ve sevgi dileklerimle...

26 Temmuz 2012 Perşembe

Kahve çekirdekleri...

Size bugün güzel bir hikâye yazmak istiyorum. İçimden taşan her şeyin sevgiye karıştığını ve sevgilinin sevgisinde anlam bulduğunu söylemeliyim. Lafı fazla uzatmadan, aşağıdaki hikâye ile sizi baş başa bırakıyorum...




Bir baba evlenmek üzere olan oğluna tavsiyelerde bulunuyormuş.

“Son tavsiyemi …mutfakta anlatmak istiyorum” demiş.

Mutfağı ve yemek yapmayı bilmeyen delikanlı “Olur” demiş çekine çekine.

Baba, ocağa aynı büyüklükte üç kap koymuş, hepsini suyla doldurup üçünün de altını yakmış.

“Şimdi, istediğim her şeyden iki tane vereceksin bana” demiş oğluna.

Sırasıyla havuç, yumurta ve kavrulmamış kahve çekirdeği istemiş… Oğlu hepsinden ikişer tane vermiş babasına.
Adam iki havucu birinci kaba, iki yumurtayı ikinci kaba ve iki kavrulmamış kahve çekirdeğini üçüncü kaba koymuş. Her üçünü de yirmi dakika süreyle kaynatmış. Daha sonra kapları indirip yemek masasına buyur etmiş oğlunu. Yemek masasında üç tabak duruyormuş. Kaplarda kaynayan havuçları, yumurtaları ve kahve çekirdeklerini büyük bir özenle tabaklara yerleştirmiş.

Sonra oğluna dönüp sormuş:

“Ne görüyorsun?”

Oğlu düşünürken açıklamaya başlamış.

“Havuçlar haşlandıkça aslını kaybedip yumuşamış.
Yumurtalar görünüşte baştaki gibi sert duruyorlar ama içleri katılaşmış. Kahve taneleri ise olduğu gibi duruyor, başta neyseler sonunda da öyleler..”

Sonra asıl tavsiyesine sıra gelmiş:
“Evlilikte Aşk ve şefkat birlikte olmalıdır. Aşksız bir evlilikte her
iki eş de şu gördüğün havuçlar gibi birbirlerini tüketirler, eskitirler, pörsütürler. Şefkatsiz bir evlilikte ise eşler birbirlerine ne kadar tahammül etseler de, şu gördüğün yumurtalar gibi içten içe katılaşırlar, birbirlerinden uzaklaşırlar.
Aşkın da şefkatin de olduğu bir evlilikte ise, şartlar ne olursa olsun, eşler tıpkı şu kahve taneleri gibi, birbirlerinin yanında kalırlar, kendi kişiliklerini yitirmezler. Kahve tanelerinin tekrar kaynatılmaya hazır olmaları gibi, onlar da birbirleriyle baş başa uzun yıllar geçirmeye isteklidirler.
Oğlu aldığı bu dersten tatmin olmuşa benziyordu.
“Asıl ders bu değil!” dedi baba.
Oğlunun elinden tuttu, ocağın üzerinde bıraktığı kapların içinde kalan suları gösterdi.
“Havuçlardan ve yumurtalardan arta kalan suya bak… İkisinde de bir tat yok .”
Kahve çekirdeklerini çıkardığı kaptaki suyu yavaşça bir fincana boşalttı. Mis gibi taze kahve kokuyordu. Fincanı oğluna uzattı.

“İçmek istersin herhalde” dedi. Oğlu kahvesini yudumlarken konuşmasını sürdürdü.

“Kahve çekirdekleri gibi birbirlerini tüketmeyen eşlerin paylaştığı yuva da işte böyle olur. Mis gibi, temiz ve huzur verici. Başka herkesin fincanına koyup yudumlayacağı taze kahve gibi… Çünkü onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine aşkla ve şefkatle davranarak hayata kendi tatlarını, kokularını ve renklerini katmayı başarırlar . . . “





Hayatımı birleştireceğim insanla kahve çekirdekleri gibiyiz inşallah. Rabbim bizi tadı alındığı zaman 40 yıl hatır bırakan sevgililerden eylesin! Sevgililer sevgilisi Hz. Resulullah ile Hz. Hatice gibi eylesin BİZ'i. Bir ''kördüğüm '' gibi seviyorum sevgilimi! 

Birer fincan kahve gibi, tadını 40 yıl kaybetmeyenlere...
Sonsuz saygı ve sevgi dileklerimle... 

22 Temmuz 2012 Pazar

Blog...

İhmal edilen bir blog düşünün. Uzun zamandır yazamıyorsunuz. Ama bu içinizden gelmediği veya yazmak istemediğinizden degil. Çalışma temponuzun iki katına çıkması, uykunuzun bir türlü düzene girmemesi, deliksiz bir gece uykusunu ve en önemlisi sevgilinizi deliler gibi özlemeniz yüzünden blogunuzu ihmal etmiş olabilirsiniz. Bu demek değildir ki yazmak istemiyorsunuz.

Aslında yazmak istiyorsunuz, hep aklınıza geliyor. Düşünüyorsunuz. Şu iftara yakın akşam vakti biliyorum çoğunuz mahmur, açlık ve susuzluğun verdiği dalgınlığı üzerinizde taşıyorsunuz. Evet ben geceleri yaşadığım için gündüzleri uyuyor ve orucumu bu sayede kolay tutuyor olabilirim ama inanın gece uykusuna olan özlemimi anlatamam. Sadece gece uykusuna olan özlem mi? Her gün masasına bir not bıraktığınız, kokusuna doyamadığınız, hasretine dayanmanın dağları yerinden oynatabilecek büyük bir yükü sırtlamayı göze aldığınız sevgiliniz... bilseydiniz eminim çoğunuz korkar, yaklaşmazdınız. Ama ben tam kalbindeyim! Tam kalbinde. Kaderiniz bazen öyle güzel bir yere getirir ki sizi... Nedense sevgilimle galata kulesine çıkasım var. Evet buradan ona bir teklif olsun bu. Ramazan ayı içinde olmamıza rağmen cumartesi ya da pazar fark etmez. Galata kulesine çıkmak istiyorum sevgilim seninle, el ele, göz göze... Orucumuzun verdiği yorgunluk çöksün üzerimize. Omzuma dayasa başını uyuklasa, ben de başımı başına yaslasam... Güzel olur.

Ve 18 Temmuz akşamı... öyle büyük bir akşamdı ki. Henüz güneşin doğmasına saatler vardı belki ama benim yüreğime güneşler çoktan doğmuştu. Hafif yanmış tavuklar o kadar lezzetliydi ki. Annesinin tebessümü, babasının bana bakışı. Mutluluktan çığlık atmamak için zor tuttum kendimi. İçim içime sığmadı.

Aynı zamanda sürprizlerin en tatlısının içinden çıkan bir kırmızı kalp, notlar ve defter. En sevdiğim ikinci renk mor keçe kalem. Yazmaya doyamayacağım bir ikili. Kalemle ağaçtan yapılmış deftere bir şeyler karalamak açık söyleyeyim çok hoşuma gidiyor. Ama buraya da illaki bir şeyler yazmak lazım. Neden mi? Sebebi belli. Sevgilim buraya yazmamdan mutlu oluyor. Ve ben onu mutlu etmek için hayatımı adadım. Onu mutlu etmek için yazmayacaksam başka ne yapacağım? :)

Seni sonsuza dek seveceğim, ve ŞİMDİ seviyorum!
 
Bazen AŞK, hikâyeden de masaldan da öte bir şeye dönüşür...
Sonsuz saygı ve SEVGİ dileklerimle...

13 Temmuz 2012 Cuma

Hayat...

İnsan... Doğar, yaşar ve ölür. İnsana ruh üflendiği zamandan itibaren ilk tanıdığı insan annesidir. Ve doğduğu andan itibaren insan, birçok insanla tanışır, karşılaşır, öğrenir, unutur, kızar, sinirlenir, üzülür, SEVER, ÂŞIK olur, ayrılır, kavga eder, kolu kırılır...

İnsan hayatı boyunca her zaman sevmez. Ama hiç de sevmemezlik yapmaz. Özel hisler hissettiğini anladığı, konuşurken anlaştığını düşündüğü insanlarla biraz da hormonlarnı yardımıyla insanlar birbirinden hoşlanabilir, bir şeyler hissedebilir. Ömrünüz boyunce tertemiz bir hayat yaşayıp tek bir kişiye âşık olup onunla tertemiz bir hayat yaşayabilecek olsaydık, insan değil melek olurduk. Peygamber Efendimiz için Hz. Hatice'nin Hz. Aişe'den farkı var mı idi? Hz. Aişe her zaman kıskanmıştır, Efendimiz'in Hz. Hatice'yi anmasını. Ama bu bir gerçekti değil mi? Peygamber Efendimiz de büyük bir insan ve o da sevdi evlendi. Eğer mesele TEK kişiyi sevmek ve ömrü boynuca SADECE BİR İNSANDAN hoşlanabilecek olsaydı Efendimiz hazretleri Hz. Hatice'den sonra evlenir miydi? Hz. Hatice, Efendimiz'in gönlünda sıradan, özel olmayan biri miydi ki Efendimiz, Hatice annemizin ölümünden sonra tekrar evlendi? Hz. Hatice'nin veya Hz. Aişe'nin birbirlerine olan üstünlüğü neydi? Neydi biliyor musunuz? Hiçbirinin birbirine üstünlüğü yoktu. Çünkü Efendimiz, tüm hanımarını ALLAHIN EMANETİ OLARAK GÖRÜYOR ve onları ALLAH İÇİN SEVİYOR idi... Sizi "şu an" sadece sizi isteyen sadece sizi seven biri varsa ona sarılın ve daha öncekilere bakıp e ama onlara da bana yaptığını yapmışsın benim özelliğim ne? diye sorarsanız, Peygamber Efendimizin yaptıklarıyla çelişiriz. O zaman HZ. Aişe de aynı soruyu sormalı imiş. Sevmeyeyim de ne yapayım? Gönlünü kazanmayayım da ne yapayım? Helalim olmanı istemeyeyim de ne yapayım? Gönül mü eğlendireyim? Herkes gibi laçka muhabbetler mi yapayım? Ciddiyetsiz. laubali, terbiyesiz, her kıza "nasılsa bitecek eah hepsi benim için aynı, yer içer sonra bırakırım" mı demeliydim? Tek istediğim bir insana bağlanmak. O'na hayatımı adamak. Bu işte bu SENİN ÖZELLİĞİN! Çünkü hayatımı SANA adamak istiyorum! İşte senin özelliğin bu. VE 7 MİLYAR İNSAN İÇİNDE SADECE VE SADECE SENİ, ANNENİ BABANI VE SEVDİĞİN İNSANLARI SEVİYORUM! OLduğum gibiyim, her şeyimle karşındayım. İspat etmek zorunda hissetmiyorum, sadece SENİN OLmak istiyorum Allahın izniyle seni hayatıma katmak istiyorum. Bir AİLE kurmak istiyorum. İman bereketinin dolup taştığı, güzel bebeklerin seslerinin çınladığı huzurlu örnek bir aile! Yalansız, dolansız, samimi, mütebessim bir aile... Muhakkak ki ALLAH her şeyi gören ve bilendir! Allah'a niyazımdır! Alınyazımı ASLA BIRAKMAYACAĞIM! Gözyaşlarıma, sadâkatime ve sevgime Allah şahid olsun, Allah şahid olsun, Allah şahid olsun! ... Vekil olarak ALLAH yeter!

Saygı ve sevgi dileklerimle...

12 Temmuz 2012 Perşembe

Moda sahilinde bir gün...

Kalbinizin sağlam çıkması. İçinizdeki tedirginliğin son bulması. Eğer kalbinize sahip olan, kalbinizde yaşayan kişi güzelse sizi sağlıklı kılıyor sanırım. Allah'ın bir lütfu bu. Eminönü'nden başlayan, ve yine Eminönü'nde biten güzel bir gün. Sonu olmayan, "sayılı" olmayan güzel günlerden sadece bir tanesi... Yorgunum ve çok özledim...

En güzel sevgi dileklerimle...